
Uzun zamandır yazmıyorum, içimden gelmiyor yazmak, sonuçta bu benim işim değil, işim olsa kendimi zorlayıp birşeyler çıkarırım. Oysa benimki içten gelen, zamanını kendi ayarlayan bir itki diyelim. Planlı programlı değil, olması gerektiği gibi. Yazamadığım zamanlar niye yazamadığımı düşündüm, içimden hiç öyle birşey de gelmiyordu, sonra farkettimki kendimle kalamıyorum. Gerçek manada kendimle kalamıyorum; yoksa yalnız kalmaktan söz etmiyorum. Bolca yalnız kalma zamanım oldu, oluyor; ama kendimle kalabilmek demek, kendi içime bakabilmek, sessiz kalabilmek, kendimle olmaktan keyif alabilmek demek benim için. Peki yalnız ama kendimsiz geçen bu zamanlarda ne yaptım? Tabiki görünür şeylere baktım, bazen film, bazen dizi; bazen bir sanat eseriymiş, çok önemli ve değerliymiş gibi gösterilen diğerlerinin hayatlarına. Bakıyoruz ister istemez, acaba diyoruz bu kahveyi içerken benim aldığımdan nasıl farklı bir zevk alıyor olabilir ki. Ya da küçük çocuğuyla boğuşurken nasıl olur da hayatının en güzel şeyiymiş gibi davranıyor. Nasıl olur da kendini dünyadaki en önemli şeymiş gibi görüp öyleymiş gibi de diğer insanların görmesini istiyor ki… Uzar gider. Hepimiz bakıyoruz, hepimiz bize bakılmasını da istiyoruz sanırım. Zamanında bakılmadıysa eğer telafi edercesine herkes baksın, herkes görsün, herkes beğensin istiyoruz. Bunu yaparken de kimse benim umrumda değil, kimseyi çok umursamıyorum, ben rahat bir tipim diyerekten yapıyoruz. Başkalarının yorumu beni bağlamaz diyor ama hayatımızı bir diğerinin gözüne seriyoruz. Rahatsız olan bakmasın diyoruz ama rahatsız olmayan özellikle baksın diyoruz. Görülmek, birilerinin bizi görmesi o kadar kıymetli hale geliyor ki herşeyin önüne geçiyor. Kendi değerimizi, başarımızı, yaptığımız işleri hep bu yönden alıyoruz. Eğer birşeyi göstermiyorsak o bizde yoktur diye algılanıyor. Ben yeterince göstermiyorsam o şey bende yoktur. Somut dönem çocuklarının dünyayı algılayış şekli bu, eğer az önce oynadığım nesne görünmüyorsa o zaman yoktur, görüş alanımın dışında kalmıştır diye birşey yoktur. Aynı şeyi yetişkin halimizle yapıyoruz. Evimin, işimin, çocuklarımın, eşimin, yaptığım ettiğim şeylerin görünüyor olması; bana nasıl hissettiriyor olmasından çok çok kıymetli hale geliyor. Ben kimimki hissettiklerim kim olsun. Diğerlerinin gözü ve değerlendirmesi benim kendimi , yaşadıklarımı değerlendirmemden çok çok önemli. O yüzden rahat hissetmesek bile diğerlerinin değer yargısına uygun yaşıyoruz, diğerleri bizden çok çok önemli çünkü!! Eskiden kendi hislerimi görmezden gelmeye çalışırdım, yok ya bende bir sorun olmalı, ben öyle anlıyor olmalıyım, bana öyle gelmiştir, bak ne kadar donanımlı, bak ne kadar olayı çözmüş… sonra kendimle kaldıkça , kendi sesimi duydukça, olayları, hayatı daha gemiş bir açıdan görmeye çabaladıkça; yapıyorum diyemiyorum hala; çabaladıkça önceki düşüncelerimin toplumun dayatması olduğunu fark ettim. Bu toplum dayatması dediğim şeyin doğru ve güvenilir olması gerekmiyor, daha çok popüler olan, herkesin yaptığı şeyleri kapsıyor. Bir yandan ben özelim, değerliyim, biriciğim derken; diğer yandan ben de sizden biriyim bakın ben de sizin gittiğiniz kuaföre, mağazaya, doktora gidiyorum diyorum. Geçenlerde bir ortamda bir arkadaşım dediki, sen bu kadını tanımıyor musun, o Adana’ nın en popüler….. kişisi , bütün zenginler ona gidiyor. Aynı zamanda zenginmiş gibi davrananlar da ona gidiyor. Bu benim yorumum. Sonra bişey daha geldi aklıma, o kişinin yaptığı işin içeriğinden çok insanlar ona belli bir grup gidiyor diye gidiyor. Belli bir gruba dahil olmak isteyen de giidiyor. O kişinin değerini tabiki ben bilemem, gerçekten çok kıymetli, üretken vs olabilir ; ancak ölçüt benim gözümdeki kıymetli olanın ( zengin, havalı, popüler vs.) ona gidiyor olmasıysa o zaman ben sıradan, basit, kendine ait değerleri olmayan ; değerli olmayı tek düzey görünür şeylere bağlamış biriyim. O zaman işim zor, kendimle bağım yok denecek kadar az demek. İnsanın kendiyle ilişkisi sağlamlaştıkça kendine daha çok dönüyor. Bu asosyal bir yalnzılık değil; kendi değerlerine uygun ilişkiler içinde olma hali. Geçen bir yerde okudum, diyor ki kişinin iyileşmesi için yalnız kalması gerekir. Bütün sisitemlerde böyle değil mi! Peygamber vahiy alacağı zaman o sesi duyabilecek kadar kendiyleydi; hasta olan insanlar inzivaya çekilirdi; iyileşmek isteyen kendini aramaya başlıyor. Kalabalık mekanlarda, kalabalık gruplarda, kalabalık sosyal medyada kalarak insan değişmiyor, iyileşmiyor; sadece kendi içindeki o sesi duyamayacak kadar bastırıyor. Düşünüyorum da bazen görülmek , toplum tarafından görünür olmak iyi gelen birşey olmayabilir. Sıradan, basit insanlarız. Biz görülsek ne olur görülmesek ne olur, dünyaya, insanlara nasıl bir katkımız olur? Görünür olmaya çalışmadan ortaya bir şeyler çıkarmak çok çok daha tatmin edici olsa gerek ki öyle insanlar beni görün diye bağırmıyor. Bu yaşamda herkesin bizi görmesi, bizim de herkesi görmemiz mümkün değil. Kendimizi görelim, kendimize bakalım, biz küçük , evren büyük, haddimizi bilelim, üretelim ama görülmek için değil bize ve diğerlerine iyi geldiği için. Yazmak iyi geldi, belki bunu birileri görecek belki görmicek; ama bunu içimden geldiği için yaptım. İyi gelmesi niyetiyle…
